Karayip Korsanları'nda Ay Yıldızın İşine ?



Karayip Korsanı jack sparrow bizim Yusuf Reis çıktı. Kaptan Jack Sparrow’un Yusuf Reis olduğuna dair iddiayı “Derin Tarih” isimli dergide yer aldı. Araştırmacı yazar M. Hasan Bulut’un ortaya koyduğu bilgiler enteresan:
İlk filmi 2003 yılında seyirciyle buluşan Karayip Korsanları serisinin, iyi gişe yapması üzerine peşpeşe yenilerininçekildiğini biliyorsunuz. O kadar ki, şimdilerde beşincisi bekleniyor. Filmin başarısının ardında Johnny Depp’in canlandırdığı çılgm kaptan Jack Sparrow karakterinin olduğuna ne şüphe!
Senaristlerin ve korsanlık tarihi danışman
Stuart Beattie’nin, Kaptan Hector Barbossa karakterini yazarken Avrupa’da Barbarossa (“Kızıl Sakal”) lakabıyla meşhur Oruç Reis ve kardeşi  Barbaros Hayreddin Paşa’yı göz önünde tuttuklarını tahmin etmiş olmalısınız. Peki Jack Sparrow John Ward, nam-ı diğer Yusuf Reis adlı Türk korsanının ilham verdiğini biliyor muydunuz?
Cevabınız ‘hayır’sa acayip bir korsan hikayesine yelken açmak üzeresiniz, haberiniz olsun!
John Ward’dan Yusuf Reis’e …
İspanyolların Yahudi ve Müslümanları sürdükleri, Fransız Katoliklerin Protestanları katlettikleri, İngiliz Protestanların İrlandalılara soykırım uyguladıkları ve yeni kıta Amerika’da beyazların yerli ırklara üstünlük kurdukları Rönesans devrinin sonlarındayız. Çoğu Avrupa devleti gibi İngiltere de, Osmanlı İmparatorluğu ile sıkı ticari münasebetler kurmuştur. İngiltere, Kıbrıs ve İzmir gibi limanlardan pamuk, ipek ve yün alıyor; Manchester, Wiltshire, Gloucester, Essex ve Suffolk gibi sanayi merkezlerinde işleyerek sömürgelerine ihraç ediyordu. Denizaşırı ticari faaliyetlerinin dörtte birini oluşturan Osmanlı toprakları ile İngiltere arasında gemiler vızır vızır gidip geliyordu tabiri caizse.
Kuzey Afrika’da yerleşmiş olan (ve serinin üçüncü filmindeki Türkçe konuşan korsanlara çok da benzemeyen) Türk korsanlar, Akdeniz’de dolaşan bu Avrupalı gemileri basıyor, mallarına el koyuyor ve mürettebatını esir alıyorlardı. Ekseriyetini denizci, gemi aşçısı, miço, tacir, balıkçı ve askerlerin oluşturduğu bu Hıristiyan esirler çeşitli sebeplerle gruplar halinde Müslüman oluyor ve Türk korsanlara katılıyorlardı. Hatta Kral II. Charles, Kaptan Hamiltorı’u esir düşen bazı İngilizleri fidye ödeyerek kurtarması için Kuzey Afrika’ya göndermiş, fakat kaptan, esirlerin hepsi Müslüman olduğu ve hiçbiri geri gitmek istemediği için İngiltere’ye eli boş dönmek zorunda kalmıştı.
Avrupa’daki Hıristiyan korsanlar da Akdeniz’e gelerek buraların hakimi Türklere katılıyor ve dindaşlarına korku salıyorlardı. Akdeniz suları korsanların çekişmeleriyle çalkanadursun, güneydoğu İngiltere’nin sahil şehri Faversham’da bir müstakbel korsan, John Ward gelir dünyaya. Gençliğin balıkçılık yaparak geçiren Ward, 1558′de İspanyolların İngiltere’yi işgale kalkışması üzerine Kraliçenin izniyle korsanlığa başlar.
İlginç de bir lakabı vardır: Kaptan jack Birdy, yani Kuş Jack. Bu isimle yıllarca korsanlık yapar. 1602′de Katolik rehinelerle dolu Danimarkalı bir gemiyi yağmaladığı için Karayiplerde hapse atılır. 1603′te  tahta çıkan I. James İspanya ile barış ilan edince ordudan ayrılan John, adamlarıyla beraber limandan çaldığı küçük bir gemiyle büyük bir Fransız gemisini ele geçirir. Ona da tıpkı kerıdisinınki gibi ironik bir Isim takmadan durmayacaktır korsanıınız. “Little John” adını koyar gemisine, yani “Küçük John’t:
Adamları tarafindan kaptan seçilen John, baskı altında olduğu memleketini terk edhek Küçük John’la Katolik gemilerini yağmalarhak üzere Akderıiz’e açılır.

Burada Osman Dayı adında, .kendisi gibi aslen İngiliz olan başka bt korsanla tanışır. Bir süre sonra da mürettebatıyla beraber Müslüman olur. Yusuf adını alan John, başındaki şapkayı çıkarır ve yerine -tam olarak filmdeki gibi olmasa da-Müslüman alameti olan türban (sarık) sarar. Korsanıınızın samimi bir Müslüman olduğunu ve evvelden bağımlısı olduğu şarabı artık içmediğini, kendisini Tunus’ta ziyaret eden İskoç seyyah William Lithgow’un hatıralarından öğreniyoruz.
Lithgow’un anlattığına göre bu ziyarette Yusuf Reis’le arasında şöyle bir diyalog geçmiştir:
- Görüyorsun dostum. Küçük bir kuşun aşkıyla büyüdüm.
- Hadi canım! Adı ne? Onu haberdar etmeli miyim sizce?
- Hayır, seni sandal faresi! Minnacık, küçücük bir kuş bu.
- Küçük bir kuş? Kaptan Jack, bir serçeden mi bahsediyorsunuz yoksa?
Tam burada serçenin İngilizcesinin ‘sparrow’ olduğunu hatırlatmamız gerek. Büyük ihtimalle senaristler konuşmanın devamını okumamışlar; zira Yusuf Reis, Lithgow’a çocukken serçeleri değil, civcivleri çok sevdiğinden bahsetmektedir. Aksi takdirde filmdeki adı Jack Sparrow değil, Jack Chick olmalıydı.
Dünyaya korku salan korsan 1606 yılında Tunus’a yerleşen Yusuf Reis, kendisinden evvel Hızır Reis’in, nam-ı diğer Barbaros Hayreddin Paşa’nın yaptığı gibi Tunus Beyi Kara Osman’ın himayesinde korsanlığa başlar. Sadece üç yıl içinde Türkler ve İngilizlerden oluşan adamlarının sayısı 500′ü geçer. Aralarında Kaptan Samson, Anthony Johnson, Yarmouth Piskoposu Richard ve Southamptonlı James Procter gibi meşhurlar da vardır.
Yusuf Reis Avrupa limanlarına akınlar yapar ve ele geçirdiği ganimetlerle çok zenginleşir, hatta bir seferinde Reinera e Soderina adında iki milyondan fazla Düka altını taşıyan Venediklilere ait bir gemiyi ele geçirir. Tunus’ta kendisine mermerden ve kaymak taşından muhteşem bir saray inşa ettirir. Kendisi gibi sonradan Müslüman olan Jessimina adında Sicilyalı bir hammla evlense de, İngiltere’de kalan karısına para göndermeye devam ettiğini biliyoruz.


Neredeyse Orta Akdeniz’in tek hakimi haline gelen Yusuf Reis’in gücü öyle bir seviyeye ulaşmıştır ki, eski Kralı ı. James kendisine geri dönmesi için 30 bin altın kron teklif eder. Cevabı ‘Hayır’ olur. Namı artık terk ettiği memleketinde de duyulmuştur ve adına şu tarzda şarkılar yazılmaktadır:
Danseker ile Kaptan Ward’ı Ve her gün başlarından geçen gurur verici maceraları tüm dünyada duymayan kalmadı
Osmanlı İmparatorluğu’ndan oldukça uzak bulunmasına rağmen john gibi binlerce İngilizin Müslüman olması ve korsanlık yaparak kendi ülkelerinin ticaretini baltalaması İngiltere’de bir korku havası yaratmıştır. İnsanları İslamiyetten soğutmak için o zamanın gazetesi demek olan tiyatro sahnelerinde Müslüman olanları Tanrı’nın cezalandırdığı, Türkleri vahşi ve şeytani varlıklar gibi gösteren oyunlar tertip edilmeye başlandı.
Müslüman olduktan sonra zenginleşip meşhur olan, bu yüzden birçok Hıristiyana kötü) örnek teşkil eden John Ward da bu oyunlardan nasibini alacaktı. 1612 yılında Robert Daborne tarafından “Türk olan bir Hıristiyan veya iki meşhur korsanın, Ward ile Danisker’in Trajik Hayatları ve Ölümleri (AChristian turn’d Turke, or The Tragicall Lives and Deaths of the two Famous Pyrates, Ward and Danisker) adlı bir oyun sahnelendi. Oyunda Ward, ruhunu Türklere satıp Müslüman oluyor ve tehditlere rağmen eski dinine dönmüyordu. Ancak perde kapanırken cezasını buluyor, paramparça edilip denize atılıyordu.
Londra’da bu oyun sahnelenedursun, gerçek John, yani Yusuf Reis Akdeniz’de akınlarına devam etmekteydi. Yusuf Reis 1622 yılında Tunus’ta vebadan öldü. 70 yaşındaydı. Günümüzde memleketi İngiltere’de kimileri onu Türk değerlerini kabullenen hain bir korsan olarak görürken, özellikle Müslüman İngilizlerin gözünde Türklere korsanlığı öğreten, alçakgönüllü, korkusuz ve büyük İngiliz denizcidir Yusuf Reis.

Katliamdan kurtulan yahudiler israili kınadı.



Uluslararası Yahudi anti-Siyonist Ağı (IJSN) tarafından hazırlanan ve bugün New York Times gazetesinde yayınlanan mektubun altına Nazi kamplarından kurtulan 327 Yahudi veya çocukları imza attı.

"GAZZE'DEKİ KATLİAMI KINIYORUZ"
New York Times Gazetesi'nde daha önce Nobel barış ödüllü Elie Weisel tarafından yayınlanan ve ''Hamas'ı Nazilerle eş tutan'' mektuba karşılık yayınlandığı belirtilen mektupta, Auschwitz Nazi kamplarından bizzat kurtulan 40 Yahudi ile kamplardan sağ çıkanların çocukları ''Nazi soykırımı kurbanları Yahudiler ve onların çocukları olarak kesin bir şekilde Gazze'deki Filistinli katliamını, Gazze'de devam eden işgali ve tarihi Filistin'in koloni haline getirilmesini kınıyoruz'' denildi.

Ensonhaber

Gazze'de evsiz çocuklar için üstüne toprak döktü


Ergün Diler, Enterasan bir konuyu yazıyor okuyalım...





Üçhaberi lütfen sıkılmadan okuyun.. Aşağıda görüşmek üzere...
TARİH: 4 Ekim 2009 PAZAR 
SÜRMANŞET:İslam dünyasının yükselen yıldızı
SPOT:İslam Konferansı Örgütü, küresel siyasette giderek ağırlık kazanıyor. Bu örgütün başında Prof. Ekmeleddin İhsanoğlu var. İhsanoğlu, İKÖ'yü Müslümanlık, Hıristiyanlık, Musevilik arasındaki çatışma ortamının yumuşatılmasında çok etkili bir misyona götürüyor...
İhsanoğlu, Washington'da ABD Dışişleri Bakanı Clinton'la bir araya geldi. Görüşmede Obama'nın Kahire'de İslam alemine seslendiği konuşma gündeme geldi. İhsanoğlu, ABD Dışişleri Bakanı'yla görüşme yapan ilk İKÖ lideri...
TARİH: 
10 Ocak 2011 PAZARTESİ 
SÜRMANŞET:67 İslam ülkesi adına 
SPOT:İslam Konferansı Teşkilatı (İKT) Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu'nun yeni yılın ilk saatlerinde terör saldırısına hedef olan Mısır Kopt Kilisesi Patriği Üçüncü Şenuda'ya yazdığı mektubu ele geçirdik! (Sanki gizliymiş gibi, neyse devam edelim...) "İskenderiye Kutsal Kilisesi'nde çok sayıda kişinin hayatına mal olan terör saldırısını öğrendiğimde şok geçirdim. Biz İKT ve ona üye 57 İslam ülkesi, İslam'ın yüce değerlerine aykırı bu saldırıyı şiddetle kınıyoruz..."
TARİH: 1 Şubat 2011 SALI 
MANŞET:Değişim şart 
SPOT: İKÖ Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu, Mısır'daki ayaklanmayı değerlendirdi: "Hiçbir Ortadoğu ülkesi, bir önceki durumu devam ettirme lüksüne sahip değil."Eveeet... Kısaca vermeye çalıştığım haber ve spotlar bunlar. Bu haberleri birinci sayfasına taşıyan gazetenin Ekmeleddin Bey'e ilgisi sadece bu kadar da değil. Örnekleri çoğaltmak mümkün...
Ama konu bu değil...
Ben Ekmeleddin Bey ile İslam Konferansı Örgütü'nün SUDAN ya da SOMALİ gibi ülkelerde yaşanan dramlara neden sessiz kaldığını da merak etmiyorum... Merakım başka... Çok güvendiğim bir arkadaşımın benimle paylaştığı bilgiye göre, bir büyük gazete sahibi ve yanına aldığı bir isim, EN BÜYÜK PATRONUN isteği doğrultusunda CİDDE'ye gidip, Ekmeleddin Bey'le görüşmüşler. "Sizi önümüzdeki dönem Çankaya Köşkü'nde görmek isteriz" teklifinde bulunmuşlar...
Ekmeleddin Bey de bu öneriye çok sıcak bakmış...

* * *
Ancak son günlerde ilginç gelişmeler yaşandı.
Daha önce Ortadoğu'da ayağı takılıp düşen bir çocuk için bile konuşan İhsanoğlu'nun ülkeler yerle bir olurken sessiz kalması beni şüphelendirdi. Emin olmak istedim. Malum gazetenin sayılarına bir kez daha göz attım....EVET bu kez Ekmeleddin Bey'i PAS GEÇMİŞLERDİ...Anlaşılan deşifre olmak istemiyorlardı. Belki de yukarıdaki haberlerle İhsanoğlu'nu yeterince parlattıklarını düşünüyorlardı. Kim bilir?
Ama ben ortalığı daha da fazla karıştırmadan sorularımı sıralayıp kenara çekileyim: 
EKMELEDDİN BEY NEDEN ARTIK MANŞET OLMUYOR? * ÜMİT BAĞLADIĞINIZ BU PROJE YATTI MI?
YOKSA YENİLGİYİ KABUL MÜ ETTİNİZ? * YA DA YENİ BİR OYUNCUYA MI YATIRIM YAPIYORSUNUZ? 

* * *
Eğer son şık geçerliyse, Ekmeleddin Bey'e söyleyin de ayıp olmasın... Çünkü o sizin ayak 
oyunlarınızı bilmez de...

Kaynak: Ergün Diler

Amerika ve Aile Hanedanlığı




Dünyayı Büyük ailelerin şekillendirdiği (rockefeller, rothschild vb.) artık yavaş yavaş herkes öğrenmeye başladı. Ama hala dikkatimizi çeken bir çok nokta ile karşılaşmaktayız. Gün geçmiyor ki yeni bir bilgi ile karşılaşmayalım. Dünyada bir çok ülke ya kendi kanalrından birisi yada kendi istedikleri birileri tarafından yönetilmektedir. Bu durumu kabul etmeyen ülkeler ise sürekli bir savaş halindedir. İçlerinde nadir ayakta duran ülkelerden birisi Türkiyedir. Türkiye onca çalkantılara rağmen bugün büyük bir gelişme göstermiş ekonomik  olarak ipleri kendi eline almaya başlamıştır. Neyse konumuz Türkiye değil ABD.

           Amerika başkanlık sistemi ile yönetilmesine rağmen, iş görndü gibi değildir. Amerikada oturttukları düzen sayesinde kendi adamları başkanlık yapmaktadır. Ola ki bir başkası başkan olsun ömrü fazla uzun olmaz. Kendilerine karşı çıkan kişileri ortadan kaldırmakta hiç tereddüt etmezler.
        Size bir soy ağacı vereceğim geri kalanını anlatmama gerek kalmayacak zaten.
(Dereceler kuzenlik dereceleridir.)


George w. Bush  – 9 derece   Sen. John Kerry –  9 derece Hugh Hefner
                                                                                      34 derece   Vlad Tepeş (Drakula)
-          9 derece Dich Cheney – 8 derece Barack Obama
-          7 derece Abraham Lincoln – 4 derece  - Tom Hanks
-          8 derece pocahontas
-          11 derece hugh Hefner
-          32 derece Vlad Tepeş (Drakula)
-          11 derece Princess Diana – 10 derece Andrew Firestone
-          9 derece Marliyn Monroe
-          11 derece Barack Obama –    -  9 derece brad pitt






Küller Altında Filistinde






İsrailin kurulduğundan beri, gün yüzü görmeyen rahat bir nefes alamayan Kanayan Yaramız Filistin.
1948 de israil Filistinin göbeğinde kuruldu. Düşünsenize bir ülkenin göbeğinde başka bir ülke kuruluyor...
Ve Dünya, özelliklede müslüman ülkeler hiçbirşey yapmıyor. Sadece sessizce izliyorlar, Türkiye ise alkış tutuyor bu duruma Filistinden bahsediyoruz kardeşimizden bahsediyoruz. Onlar bizden umut beklerken biz alkış tutuyoruz.

     Asıl bi nokta var ki her şeye rağmen bize küsmüyorlar darılmıyorlar. İnadına bizi seviyorlar, onlarda biliyor çünkü Türkiye Halkının hiçbir kabahatı yok. Halk destekliyordu filistini ama zamanın hükümeti alkış tutuyordu.

     Küller Altında Filistin, Bir rüzgara bir nefese ihtiyacı var ki o küller uçsun ve Filistin  kendine gelsin. Kim üfleyecek, kimin nefesi bu....
    Bu müslümanların nefesi olmalıdır. Başak türlüsü zaten olamaz.... Müslüman ülkeleri şöle bir kafanızda gezdirin kim ne durumda. Eminim şunu düşüneceksiniz;
    "Çoğu savaş içinde, çoğu kendi içinde bir düzen kuramamış. Düzeni olan ise zaten yardım etmez, zira onlar göstermelik müslümanlardır."

   Akla tek bir ülke geliyor Türkiye !   Türkiye ne yapabilir sorusunu düşünelim. Yada gelin Türkiyenin Birşey yapabilmesi ne durumda olması gerektiğini düşünelim sonra ilk soruyu cevaplarız....
 
   Türkiye bir kere ekonomik gücünü kazanması lazım. Lazım ki sen müslüman ülkelere yardım ettiğinde seni tehdit edenleri aldırmayasın... Yoksa sende batarsın.
  Sanayin gelişmiş olmalı ki kendi ihtiyacını kendin giderisin. Dışa bağımlılıktan kurtulasın.
Silah sanayin gelişmiş olmalı. Kendi silah ihtiyacını gideresin artı istediğin ülkeye silah verebilesin. En önemli noktada burasıdır zaten.

Şimdi Türkiye Ne Yapabilir ?
 Türkiye maddi destek yapabilir. İhtiyacı olan malları gönderebilir. Bunları az çok yapıyor zaten.
Biz önemli, noktaya gelelim nedir o Silah Sanayi !
Silah sanayinin güçlendirirsen ( ki Türkiye bu yönde çok güçlü ilerliyor ) o zaman istediğin ülkeye silah gönderebilirsin. Resmi olarak göndermekten bahsetmiyorum el altından göndermekten bahsediyorum.

     Türkiye bu yönde gelişmesi Filisitin ve benzeri müslüman ülkelere silah desteği yapmasını sağlayacaktır. Müslüman ülkelerin en büyük sorunu Silah yetersizliğidir. Keleşler ile bir ülkeyi savunamassınız. Güçlü silahlarınız, tanklarınız, uçaklarınız, helikopterleriniz vs vs  olmalı.

     Filistinde bu ekipmanlar olsaydı israil bir şey yapabilirmiydi ?  Yapamazdı !

Türkiyenin sadece kendi için değil Müslümanlar için de gelişmesi lazım. Çünkü tüm Müslüman alemi bizi tek kurtarıcı ülke olarak görüyor. Biz halk olarak elimizden gelen desteği bu ülkeye yapmalıyız. Sırf bu ülkenin gelişmesi için çalışmalıyız. Bu gün çok kullanılan bir söz var "Şirketler artık uluslar arası kimliğe sahip.".
Evet, şirketler bu gün uluslar arası kimleğe sahip ama kim olduklarını senin gibi unutmuyorlar işlerini yürütürken, senin gibi sadece kendini düşünmüyor ülkelerini de düşünüyorlar.

   Bir hikaye ile yazımı bitirmek istiyorum.
Amerikada iki genç sevgili varmış. Erkek olan çok sevdiği bir artistin müziğini internetten indirmiş. Kız arkadaşınada dinletmiş. Kız arkadaşı bu durum karşısında sevgilisini terk etmiş. Şimdi size neden terk etmiştir desem   binbir türlü şeyler söylersiniz....
Kız neden terk etmiş biliyormusunuz....
Erkek müziği internetten para ödemeden indirdiği için.
Erkek arkadaşına ben bir hırsızla çıkmam demiş ve terk etmiş......

Kıssadan Hisse: Biz bu memleketi sömürmek için gelmedik dünyaya. Devlet bize bakmak zorundadır deyip yan gelip yatmak hiç doğru değildir. Devlet bize bakmak zorunda ama biz ona baktığımız doğrultuda oda bize bakar.....
                    "Devletinize Sahip Çıkın Zira Siz Sahip Çıkmazsanız, Başkaları Çıkar "

Arabisitan Ve İran ( Vehabi ve Şia )

Biri şia, biri vehabi. Biri amerikan dostu, biri amerikan düşmanı (!) .
Her ikisi de İslamı yanlış yaşayan sapkın adetleri olan ülkeler.  Arabistan çığrından çıktı Kuran-ı Kerim'de uyarılmasına rağmen kendilerini bozdular. Onlara bela olacak bir milletten bahsedilir. Ve o millet övülür de....
O milletin kimler olduğu hakkında çeşitli araştırmalar var ama çoğu varsayım o konuya girmiyecem.
İnsan şunu düşünüyor. Arabistan ve İran İmanı bozuk milletlerdir. Gidip görseniz orda yaşasanız çok daha iyi anlayacaksınız ne demek istediğimi. Bizim inandığımız 4 mezheb den farklıdırlar. Ehli sünnet değildirler.

Şia :  Kuran-ı Kerimin Bozulmuş olduğunu idda ederler.
On binlerce sahabeyi ret ederler. Hz. Ebubekir ve Hz. Osman'a lanet okurlar. Bir çok Sunni Hadisleri Kabul etmezler. senetleri olmasına rağmen. Kendi inandıkları hadislerin senetleri dahi yoktur.
Hicr Suresi 9. ayet:  Kur an'ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.
Enam Suresi 115. ayet: Rabbinin kelimesi (Kur’an) doğruluk ve adalet bakımından tamdır. Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

       Daha çok ayet sıralanabilir ama sadece bunlar yeterlidir. Doğal olarak bu kişiler bu ayetleri ret etmiş oluyorlar. Kuran-ı ret etmek, yani ALLAH'ın Kelamını ret etmek kafirliktir.

Vehabiler ve şialar, incelediğiniz zaman bunların dertlerinin Müslümanlığı bozmak olduğunu çok net anlarsınız. Zavallı halk ne gördüğüyse ona inanıyor hiç araştırmıyor hiç düşünmüyor gördüğünün duyduğunun peşinden gidiyor. Ama Kuran-ı Kerim Bu noktada uyarmıştır. Bir çok ayetin sonu, Siz akıl etmezmisiniz, Siz düşünmezmisiniz. Diye biter ama maalesef çoğu kişi düşünmez ne gördüyse onun aynısnı taklit ederek inancını yaşar. Bizde taklit yoktur. Bizde bilmek vardır. Cuma hutbesinde neder imam, " O, düşünüp tutasınız diye öğüt veriyor." Orda neden  "düşünüp" der. Neden direk "tutasanız" demiyor. Çünkü bilinçli ibadet etmemizi istiyor. Bilinçsizce değil, örf adet gibi değil yada ağız alışkanlığı gibi değil. Bu gün biz sunniler de Selam vermeyi dahi ağız alışkanlğı olarak yapıyoruz. Anlamını manasını bilmeden düşünmeden.

Ayet Der ki :

Bakara 170.
Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun!” dendiğinde: “Hayır! Biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız.” derler. Peki, ataları bir şeye akıl erdiremiyor, doğruya ve güzele ulaşamıyor idiyseler!…


Zühruf 22.
Hayır, sadece şunu söylemişlerdir: “Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk; onların eserlerini izleyerek biz de doğruya ve güzele varacağız.”